İnsan ve doğa arasındaki ince çizgi, aslında her gün farkında olmadan geçtiğimiz bir sınırdır. Şehirler büyüdükçe, yollar uzadıkça, beton arttıkça doğa sessizce geri çekilir. Ama doğa geri çekildiğinde yalnızca ağaçlar kaybolmaz; kuşlar yuvasını, hayvanlar yaşam alanını, insanlar ise nefes aldığı dengeyi kaybeder.
Doğa, insanın karşısında duran bir güç değil; insanın içinde yaşadığı en büyük evdir. Ancak modern yaşam çoğu zaman bu gerçeği unutturur. Ormanlar yalnızca “arazi”, dereler yalnızca “su kaynağı”, hayvanlar ise yalnızca “görüntü” gibi algılanmaya başlandığında, yaşamın bütünlüğü bozulur. O ince çizgi tam da burada başlar: İnsan kendini doğadan ayrı sandığında.
Yaban hayatı, şehirlerin dışında kalan uzak bir dünya değildir. Bir kuşun göç yolu, bir tilkinin barınağı, bir kaplumbağanın yumurtladığı sahil; hepsi bu gezegenin ortak düzeninin parçalarıdır. İnsan müdahalesi arttıkça bu düzen kırılır. Hayvanlar yiyecek bulamaz, yaşam alanı daralır, doğanın dengesi sessizce çöker.
Bugün iklim krizi, kuraklık, yangınlar ve sel felaketleri yalnızca “doğa olayları” değildir. Bunlar insanın doğayla kurduğu ilişkinin sonucudur. Çünkü doğa intikam almaz; sadece dengesi bozulduğunda tepki verir. İnsan doğayı tüketirken aslında kendi geleceğini tüketir.
Bu ince çizgiyi korumanın yolu, büyük adımlardan önce küçük farkındalıklarla başlar. Bir ağacı korumak, bir sokak hayvanına su bırakmak, tüketimi azaltmak, doğal yaşamı savunmak… Bunların her biri insanın doğayla yeniden bağ kurma çabasıdır. Çünkü doğayı korumak, yalnızca hayvanları değil, insanın vicdanını da korumaktır.
İnsan ve doğa arasındaki ilişki, bir üstünlük ilişkisi değil, bir birlikte yaşama zorunluluğudur. Bu gezegen sadece bize ait değil; tüm canlıların ortak yuvasıdır. O ince çizgi aşılırsa, kaybeden yalnızca doğa olmaz. Kaybeden, insanın kendisi olur.
Unutmayalım: Doğa sustuğunda, insanın sesi de yankılanacak bir yer bulamaz.