Dün sabah besleme turundayken bir şey gördüm. Kaldırımda yatan yaşlı bir köpek vardı, hareketsiz. Onlarca insan yanından geçti, hiçbiri durup bakmadı. Koşarak yaklaştım, nefes alıyordu ama çok zayıf, bitkin görünüyordu. Su verdim, başını okşadım. O sırada yanımdan geçen bir adam "boş ver, günde yüzlercesi ölüyor" dedi ve yürüdü gitti.
O an düşündüm: Ne zaman bu kadar duyarsız olduk? Ne zaman bir canın acısı, "günlük olağan bir şey" haline geldi? Sokaklar, sadece hayvanlar için değil, merhamet için de zorlu bir yer haline gelmiş.
Gönüllü olarak yıllardır sokak hayvanlarıyla ilgileniyor, evde alerjim olduğu için besleyemesem de mahallede elimden geleni yapıyorum. Bu süreçte en çok şaşırdığım şey: İnsanların tepkisizliği. Sokakta aç bir kedi miyavlarken yanından geçip gidiyorlar. "Ben ne yapabilirim ki?" diyorlar. Oysa yapabilecekleri çok şey var; bir kap su, bir parça ekmek, bir telefon araması...
Bazen kendime soruyorum: Bu kayıtsızlık nasıl oluştu? Belki şehir hayatının hızı, belki ekonomik zorluklar, belki de "bana ne" kültürü... İnsanlar o kadar kendi dertlerine odaklanmış ki, etraflarında olup bitene bakmıyorlar bile. Sokakta ölmek üzere olan bir hayvan, onlar için görünmez.
Bir gün, mahalledeki kedilere mama koyarken bir çocuk yanıma geldi. "Abi, ben de yardım edebilir miyim?" dedi. Gözleri parlıyordu. Küçük elleriyle mamayı kaplara döktü, kedileri sevdi. Sonra annesi geldi, çocuğu çekti. "Kirli hayvanlar, elini yıkarsın şimdi" dedi. Çocuğun gözlerindeki o parıltı söndü. İşte merhamet böyle öldürülüyor.
Başka bir gün, yaralı bir köpeği veterinere götürüyordum. Yolda bir taksiye el kaldırdım, köpeği görünce "hayvan almıyoruz" dedi. İkinci taksi de aynı şeyi söyledi. Üçüncü şoför, "koltuklar kirlenir" deyip geçti. Sonunda bir genç şoför durdu, "haydi binek" dedi. Yolda konuştuk, "ben de gönüllüyüm, anlarım" dedi. Demek ki herkes kayıtsız değil, ama ne yazık ki azınlıktayız.
Sokaklar, toplumun ahlaki durumunu gösteren bir ayna. Bir toplum, sokak hayvanlarına nasıl davranıyorsa, birbirine de öyle davranıyor. Kayıtsız, acımasız, "bana ne" diyen bir toplum. Ama bazen küçük umut kırıntıları görüyorum. Bir öğrenci, mama alıp bırakıyor. Bir teyze, kış günü battaniye seriyor. Bir çocuk, yaralı kediyi getiriyor. Belki azınlık ama var.
En çok üzüldüğüm anlardan biri: Kasıtlı şiddet. Zehirlenmiş mama, taşlanmış hayvanlar, arabayla ezilmiş canlar... Bunları yapanlar da bizim aramızda yaşıyor. Normal görünümlü, belki komşumuz, belki iş arkadaşımız. Ama içlerinde öyle bir karanlık var ki, savunmasız bir cana zarar verebiliyorlar. Ve toplum sessiz kalıyor.
Gönüllü gruplarında konuşuyoruz bazen: "Neden bu kadar az insanız?" diye. Milyonluk şehirde, birkaç yüz aktif gönüllü. Geri kalanı? İzliyor, beğeniyor, yorum yapıyor sosyal medyada ama sahaya inmiyor. "Vaktim yok, param yok, bilgim yok"... Hep bir bahane. Oysa merhamet, para gerektirmez, bilgi gerektirmez. Sadece biraz ilgi, biraz duyarlılık yeter.
Bir şeyi daha fark ettim: Merhamet gösterenler, toplumda "acayip" olarak görülüyor. "Hayvan için mi uğraşıyorsun, insanlara bak" diyorlar. Sanki ikisi ayrıymış gibi. Oysa hayvanlara merhamet gösterebilen biri, insanlara da gösterir. Empati, seçici değildir. Ya vardır ya yoktur.
Bazen yoruluyorum. Her gün aynı rutinle uyanmak, aynı sorunlarla karşılaşmak, aynı kayıtsızlıkla yüzleşmek... Kolay değil. Ama sonra o köpeğin gözlerine bakıyorum, o kedinin mırıltısını duyuyorum, o yaralı canın iyileştiğini görüyorum. Ve devam ediyorum. Çünkü eğer ben de bırakırsam, kim kalacak?
Yani sokaklar, merhametin unutulduğu yerler haline gelmiş. Ama henüz tamamen kaybolmadı. Hala kırıntılar var, küçük umutlar var. Belki bir gün, toplum olarak uyanırız. Belki bir gün, sokakta yatan bir hayvana herkes durur. Belki bir gün, merhamet, istisna değil kural olur. O güne kadar, biz azınlık, burada olmaya devam edeceğiz. Sessizce, ısrarla, umutla. Çünkü biliyoruz ki, bir toplumun medeniyeti, en güçsüz varlıklara nasıl davrandığıyla ölçülür. Ve biz, bu ölçüde başarısız olmak istemiyoruz.