Sabah erken saatlerde mahallede besleme turunu yaparken, bir komşu yanıma geldi. "Bunları beslemeseniz gitmezler ki, fazlalık bunlar" dedi. Ellerim dolu mamalarla durdum, ne diyeceğimi bilemedim. Sonra düşündüm, bu sadece bir komşunun değil, toplumun önemli bir kesiminin düşüncesi.

Önce şu soruyu soralım: Fazlalık ne demek? Bir canlı, bulunduğu ortamda fazla mı olur? Eğer bu mantıkla bakarsak, şehirlerdeki güvercinler, serçeler, hatta ağaçlar bile fazlalık sayılabilir. Ama kimse onlar için "temizlensin" demiyor. Peki sokak hayvanları neden farklı görülüyor?

Gerçek şu: Sokak hayvanları, insanların yarattığı bir sorundur. Terk edilen evcil hayvanlar, sorumsuz sahiplerin kısırlaştırmadığı hayvanlar, bilinçsiz üretim... Hepsi insanın eseri. Şimdi aynı insan, "bunlar fazlalık" diyerek sorumluluğu hayvanlara yüklüyor. Bu, kendi yarattığı problemi çözmek yerine, problemi suçlamak gibi bir şey.

Gönüllü olarak yıllardır sokak hayvanlarıyla ilgileniyorum. Evimde alerjim olduğu için besleyemiyorum ama mahallede düzenli besleme, kısırlaştırma ve veteriner takibi yapıyorum. Bu süreçte çok şey gördüm: Kısırlaştırılmış, aşılı, düzenli beslenen sokak hayvanları, topluma hiçbir zarar vermiyor. Aksine, fare kontrolü sağlıyor, çocuklara merhamet öğretiyor, yalnız insanlara arkadaşlık ediyor.

Ama tabii her şey pembe değil. Kontrolsüz üreme, agresif davranışlar, hastalık riski... Bunlar gerçek sorunlar. Ve bu sorunların tek çözümü, organize bir yönetim. Kısırlaştırma programları, aşılama, sahiplendirme, bakım noktalarının düzenlenmesi... Yani devlet, belediye ve halkın birlikte çalışması.

Bazı ülkelere bakıyoruz: Sokak hayvanı neredeyse yok. Almanya, İsveç, Hollanda... Nasıl yaptılar? Katliam yaparak mı? Hayır. Uzun vadeli, sistematik, insancıl politikalarla. Kısırlaştırma zorunluluğu, çipli kayıt sistemi, yüksek sahiplenme oranları, evcil hayvan satışlarının kontrolü... Onlarca yıl süren bir süreç.

Türkiye'de ise durum karmaşık. Bir tarafta hayvan hakları savunucuları, diğer tarafta rahatsız olan vatandaşlar, ortada ise yetersiz belediye politikaları. Herkes haklılığını savunuyor ama kimse uzun vadeli çözüm üretmiyor. Sokak hayvanlarını "fazlalık" görüp yok etmek isteyenler de, "onlar da canlı, dokunmayın" deyip hiçbir çözüm sunmayanlar da sorunu büyütüyor.

Gönüllü çalışmalarımda en çok karşılaştığım sorun: Bilgisizlik ve önyargı. İnsanlar, kuduz aşısı yapılmış, kısırlaştırılmış, küpeli bir köpekten korkuyor. "Saldırır, ısırır, hastalık taşır" diyor. Oysa o köpek, kontrolden geçmiş, kayıt altına alınmış, takip edilen bir hayvan. Ama sokakta olduğu için "tehlikeli" algılanıyor.

Bir de sorumluluk dağılımı meselesi var. "Devlet baksın" diyen var, "gönüllüler halleder" diyen var. Oysa bu, herkesin sorunu. Belediyeler kısırlaştırma, aşılama ve barınak hizmeti vermeli. Gönüllüler besleme, takip ve sahiplendirme yapmalı. Vatandaşlar ise en azından zarar vermemeli, hatta mümkünse desteklemeli. Üçü birlikte çalışmazsa, çözüm olmaz.

Bazı mahalleler, örnek uygulamalar yapıyor. Ortak besleme noktaları kuruluyor, mama bütçesi oluşturuluyor, veteriner anlaşmaları yapılıyor. Sonuç? Hayvanlar sağlıklı, toplumla uyumlu, sayıları kontrol altında. Ve ilginç bir şey oluyor: İnsanlar alışıyor, hatta seviyor. Mahallenin maskotu haline geliyorlar.

Peki çözüm ne? Kısa vadede: Kısırlaştırma, aşılama, kayıt. Uzun vadede: Evcil hayvan satışlarının kontrolü, sahiplenme kültürünün yaygınlaşması, terk etmenin cezai yaptırımı. Ve en önemlisi, toplumsal farkındalık. Sokak hayvanları, şehrin fazlalığı değil, şehrin bir parçası olarak görülmeli.

Yani, "sokak hayvanları fazlalık mı?" sorusu yanlış bir soru. Doğru soru: "Onlarla nasıl ortak yaşam alanını paylaşabiliriz?" olmalı. Çünkü şehirler sadece insanların değil, tüm canlıların yaşam alanı. Biz insanlar, aklımız ve gücümüzle bu alanı yönetme sorumluluğuna sahibiz. Bu sorumluluğu, "fazlalık" diyerek reddedersek, aslında insanlığımızdan bir şeyler kaybederiz. Yıllardır gönüllü olarak bu işin içindeyim ve şunu öğrendim: Merhamet gösterebilen bir toplum, güçlü bir toplumdur. Sokak hayvanlarına gösterdiğimiz ilgi, aslında kendi medeniyetimizin aynasıdır.